Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği

Başyazı

Orta Gelir Tuzağından Kurtulmanın Yolu Sanayide


1980’lerin başında milli gelir büyüklüğü sıralamasında Türkiye, dünyada 21. sıradaydı. 1990’a geldiğimizde 19. sıraya yükselmiş durumdayız. Rahmetli Özal’ın reformlarıyla birlikte içe kapanık, kalitesiz ve pahalı üretim yapan bir ekonomiden, rekabeti ve ihracatı öğreniyoruz. 2000’e geldiğimizde sıralamada tekrar 21. sıraya düştüğümüzü görüyoruz. 90’ların kayıp yıllar olarak bilinmesinin en somut göstergesi bu.

 

2001 krizi sonrası hayata geçirilen reformlar, AB üyelik sürecinin canlanması ve 2002 seçimleriyle gelen siyasi istikrar ekonomiye de yansıyor. Türkiye ekonomide tarihi bir başarı hikâyesi yazıyor. 2008’de, yani küresel kriz öncesinde 17. sıraya kadar yükseliyoruz. O zamandan bugüne aynı noktadayız.

 

2023 hedeflerinin amacı Cumhuriyetimizin 100. kuruluş yılında orta gelirli bir ülkeden yüksek gelirli bir ülkeye dönüşmemizdi. Statikleşen mevcut konumdan çıkmak, yani orta gelir tuzağından kurtulmaktı. İddialı hedeflerdi ama doğru yönde atılmış bir adımdı. Zira kamu ve özel sektörü aynı ortak vizyon çerçevesinde buluşturmuş ve böyle birlikte çalışmalarını sağlamıştı.

 

Bugün itibariyle söz konusu hedeflere ulaşmada başarılı olamadık gibi görünüyor. Elbette orta gelirli her ülkenin orta gelir tuzağında kurtulup yüksek gelire ulaşması kolay değil. Bunu başaran Kore gibi ülkeler olduğu gibi, popülizme saplanıp bunu başaramayan Arjantin gibi örnekler de mevcut.

 

Peki yapabilenler bu işi nasıl yapıyor? Dokuz temel ve ortak özellik görüyoruz. Birincisi güvenli bir ülke olmak. İkincisi siyasi istikrarın güvence altında olması. Üçüncüsü makro iktisadi istikrar. Dördüncüsü kaliteli altyapı. Beşincisi eğitim ve sağlık gibi beşeri sermaye yatırımları. Altıncısı dışa açıklık yani küresel değer zincirlerine eklemlenmiş olmak. Yedincisi iyi yönetişim. Sekizincisi kapsayıcılığın garanti altına alınması. Dokuzuncusuysa ülkenin yarını ve nereye gideceği konusunda ortak bir ulusal vizyonun benimsenmiş olması.

 

Özellikle de toplumu bir hedef etrafında birleştirmek kalkınma için kritik önem taşıyor. Kore tek bir hedefe kilitlendi ve başardı. Türkiye’de ise biz 2000’li yılların başında Avrupa Birliği hedefi etrafında sağladığımız ortak değişim vizyonunu zamanla kaybettik. 2023 hedeflerinin AB ile bağlantısı açık bir biçimde kurulamadı ve reform adımlarını bir odak etrafında toplayamadı. Siyaset ve toplum 2023 hedeflerini Türkiye’nin ortak vizyonu haline getiremedi. Bu yüzden de unutulmaya yüz tuttu. Ortak bir vizyon etrafında toplumu birleştirebilen siyaset, orta gelirden yüksek gelir düzeyine geçişi kolaylaştırıyor. Siyasetin toplumu ortak bir vizyon etrafında kilitleyemediği ülkelerse patinaj yapıyor.

 

Kişi başı geliri 3 bin dolardan 10 bin dolara çıkarken yaptıklarımızı yaparak, 10 binden 25 bin dolara sıçrayabilmek mümkün değil. Aynı malları, aynı şirketlerle, aynı pazarlara satarak, ihracatı 150 milyardan 500 milyar dolara yükseltebilmek de mümkün değil. Bunun sıkıntılarını zaten yaşıyoruz. Bugün en önemli meselemiz sürdürülebilir bir büyüme stratejimizin olmamasıdır. Bu nedenle ekonomimiz epey bir süredir düşük tempoda büyüme süreci içine sıkışıp kaldı.

 

Orta gelir tuzağından kurtulmanın yolu sanayide. Ancak sanayinin ekonomi içindeki payı azalıyor. Sanayiden uzaklaştıkça verimliliği artırmak, yenilikçi bir ekonomi olmak ve cari açık probleminden kurtulmak güçleşiyor. Türkiye, 1990 ve 2000’de imalat sanayi üretimi en büyük 15 ülkeden biriyken, 2015 yılında ilk 15 içinde yer alamadı. Düşükten orta teknolojili bir üretim yapısına geçmeyi başardık. Ancak ileri teknolojiye geçişte aynı başarıyı henüz gösteremedik.

 

Hem sanayisizleşmeyi durdurmak ve üretimin niteliğini artırmak istiyorsak vergi sistemini değiştirilmeli, sanayiye yatırımla, üretimle, ihracatla elde edilen gelir, gayrimenkul rantıyla aynı muameleye tabi tutulmamalı, işgücünün beceri düzeyi geliştirilmeli, gayet yetersiz olan eğitim sistemimiz, Türkiye’nin sanayi politikası, önceliklerine ve değişen beşeri sermaye ihtiyacına göre yeniden şekillenmeli ve adalet sisteminin etkinliği artırılmalı.

 

Öte yandan zaten kısıtlı olan kaynaklarımızın düşük verimli ve dış ticarete konu olmayan alanlara yönelmesinin de önüne geçmeliyiz. Zira bu gidişatın olumsuz etkilerini bugün görüyoruz. Sanayi kültürünü kaybeden Yunanistan’ın durumu ortada. Sanayi kültürünü koruyan Almanya ve Kore’nin nereden nereye geldiği de ortada. Doğru bir sanayi politikası tasarlayıp buna uygun belli alanlarda yatırıma ve teknoloji transferine odaklanmalıyız.

 

Son 25 senede Türkiye ve özel sektörümüz yerel bir aktör olmanın ötesine geçti. Pek çok sanayi sektöründe, turizmde, yurtdışı müteahhitlikte, karayolu taşımacılığında sadece bu coğrafyada değil, dünyada ilk sıralarda yer alır hale geldik. Bu dönemde iş adamlarımızın çalışma vizyonları da değişti ve gelişti. Çevre coğrafyamızın tamamında yatırımlarımız, inşaatlarımız, makine parklarımız, ortaklıklarımız bulunuyor. Bunları daha da geliştirmek ve büyütmek elimizde.

 

Küresel ve bölgesel belirsizliklerin azalmayacağı, hatta artacağı bir dönemin içindeyiz. Bu ortamda Türkiye’nin kendi yerel belirsizliklerini azaltmaya ağırlık vermesi çok daha önemli olacak. Buna ilaveten Türkiye’nin artık iktisadi önceliklerini doğru bir biçimde tayin etmesi gerekiyor. Buraya gelmek için yaptıklarımızı yapmaya devam ederek geldiğimiz noktadan ileri gidemeyiz.

 

Türkiye önce Özal reformlarıyla sonra gümrük birliği süreciyle ve nihayetinde 2001 krizi sonrasındaki reformlarla küresel ekonomiye eklemlenmiş, küresel üretim zincirleri içine girmişti. Bu sayede hızla büyümüş ve zenginleşmişti. Şimdi içerde ve dışarıda ülkemize karşı oluşturulmak istenen olumsuz algıları değiştirip yatırımcıların güvenini yeniden artırmak ve zenginleşme hamlemize devam etmek için reform sürecini canlandırmalı, yeni büyüme hikâyemizi tüm dünyaya gösterebilmeliyiz.

 



 
Ekonomik Forum dergisinin tamamı için lütfen buraya tıklayınız.




Adınız Soyadınız
E-Posta Adresiniz
Kullanıcının E-Posta Adresi
Gönderenin Notu
Mesajınız Gönderilmiştir
İlginiz için teşekkür ederiz
ARAMA